Büyük Oyunun Yeni Perdesi: BMGK Suriye’yi Konuşuyor
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) ‘Orta Doğu’da durum’ başlığı altında Suriye’deki gelişmeleri masaya yatırması, diplomatik koridorlarda sessiz ama derinden bir deprem etkisi yarattı. Bu ayki dönem başkanlığını yürüten ABD adına konuşan Barrack’ın dile getirdikleri, yıllardır süregelen bir politik hattın, tabir caizse, burnu havada bir U dönüşünü işaret ediyordu. Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırıldığını hatırlatan Barrack, ülkenin artık ‘yabancı yardıma olan bağımlılığını sona erdirme şansına sahip olduğunu’ müjdeledi. Bu, kulağa hoş gelse de, iç savaşın pençesinde can çekişen, milyonlarca vatandaşını kaybetmiş ya da yerinden etmiş bir ülkenin bu denli ‘şanslı’ bir konuma gelmesinin ardındaki gerçek dinamikleri merak konusu yapıyor. Zira, yıllarca dış güçlerin sahada rekabet ettiği, vekalet savaşlarının laboratuvarı haline gelmiş bir coğrafyanın birdenbire kendi kendine yetebilir bir ‘bahar’a uyanması, ya büyük bir mucizeyi ya da diplomatik dildeki ince bir zekayı barındırıyor.
Geçmişin Gölgesinde Gelecek: ABD’nin Suriye’ye Desteği
Suriye, 2011’den bu yana tanık olduğu iç savaşla, bölgesel ve küresel güçlerin satranç tahtasına dönüşmüş, demografik yapısı değişmiş, ekonomisi çökertilmiş ve kültürel mirası büyük ölçüde yok edilmiş bir ülkeydi. İnsanlık tarihinin en büyük göç dalgalarından birine sahne olan bu topraklarda, Esad rejimi, sivil halka yönelik kimyasal silah saldırıları ve insan hakları ihlalleri gerekçesiyle uluslararası toplum tarafından ağır yaptırımlara maruz kalmıştı. Özellikle ABD’nin Caesar Yasası gibi düzenlemelerle rejime uyguladığı baskı, ekonomik darboğazı derinleştirmiş, ancak ne yazık ki halkın insani koşullarını da olumsuz etkilemişti. Şimdi ise Barrack, Konsey üyelerini ve tüm ulusları, bu geçiş sürecinde ‘Suriye hükümetini desteklemeye’ davet ediyor. Bu çağrı, rejimin terörle mücadele kapasitesini artırmayı, ülkenin yeniden inşasına katkıda bulunmayı ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeriyor. Ancak akıllara takılan soru şu: Yıllarca yıkımın baş sorumlusu olarak görülen bir hükümetin desteklenmesi, gerçekten kalıcı bir barış ve istikrar getirecek mi, yoksa sadece bölgedeki güç dengelerini yeniden tanımlayan pragmatik bir hamle mi?
Bölgesel Dengelerde Sismik Hareketler: YPG, İran ve İsrail
Barrack’ın açıklamaları arasında dikkat çeken bir diğer nokta ise, Suriye hükümetinin ocak ayında terör örgütü YPG ile ‘kalıcı bir ateşkes ve kapsamlı bir entegrasyon anlaşmasına’ vardığına dair hatırlatmasıydı. Bu, hem ABD’nin uzun süreli müttefiki Kürt grupları hem de Türkiye’nin güvenlik kaygılarını göz önüne aldığımızda, bölge siyaseti için çetrefilli bir denklemin habercisi. YPG’nin Esad rejiminin kanatları altına girmesi, Ankara’nın Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon hedeflerini de yeniden şekillendirecek nitelikte. Öte yandan, Suriye’nin İran’ın ülkedeki ‘kötü niyetli etkisini’ reddettiği iddiası, Tahran’ın bölgedeki derin köklü varlığı ve rejime sağladığı hayati destek düşünüldüğünde, büyük bir soru işaretini beraberinde getiriyor. Bu bir dönüm noktası mı, yoksa sadece uluslararası arenada sergilenen stratejik bir tiyatro mu? Barrack’ın Suriye’nin İsrail ile ‘ilişkilerini istikrara kavuşturmak ve barışa doğru ilerlemek için adımlar attığını’ belirtmesi ise, Orta Doğu’nun tarihsel düşmanlıklarını bir kenara bırakma potansiyeli taşıyan, ancak detayları adeta bir ‘kara kutu’ gizeminde saklı bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.
Trump Mirası ve Yeni Bir Suriye Miti mi?
Haber metnindeki en çarpıcı cümlelerden biri de kuşkusuz, Barrack’ın ‘ABD, Başkan Donald Trump’ın liderliğinde 8 Aralık 2024’ten bu yana Suriye halkının ve hükümetinin başardıklarıyla gurur duyuyor’ ifadesiydi. Bu tarih ve siyasi figür, verilen kararların sıradan bir diplomatik rutinin ötesinde, yeni bir küresel vizyonun ve belki de uluslararası ilişkilerde radikal bir dönüşümün işareti olduğunu düşündürüyor. Trump yönetiminin bu tarihten itibaren Suriye politikasında ne tür bir devrime imza attığı, geçmişteki ‘rejimi hedef alma’ stratejisinden, ‘hükümeti destekleme’ noktasına nasıl evrildiği, merakla beklenen sorular arasında yer alıyor. ABD’nin Suriye ile ortaklığını derinleştirme ve ülkenin hem istikrar hem de barış için ‘hak ettiği yeri’ yeniden kazanmasına yardımcı olma taahhüdü, yıllarca süren yıkımın ve vekalet savaşlarının ardından kulağa adeta bir peri masalı gibi geliyor. Ancak bu yeni politikanın ardındaki gerçek motivasyonlar, bölgesel güç dengelerinde yaratacağı kalıcı etkiler ve en önemlisi, Suriye halkının bu ‘yeni düzen’den gerçekten ne kadar fayda göreceği, zamanla netleşecek gibi duruyor. Zira tarihin cilvesidir ki, büyük değişimlerin fısıltıları genellikle önce diplomatik salonlardan yükselir, sonra sahadaki acımasız gerçeklerle yüzleşir.






