Genetik biliminin yaşayan efsanelerinden biri olarak kabul edilen, DNA’nın ikili sarmal yapısını keşfederek tıp tarihinde çığır açan Nobel ödüllü biyolog James Watson’ın, cinsel istismar suçlamalarıyla dünya gündeminden düşmeyen Jeffrey Epstein ile olan bağları gün yüzüne çıktı. İngiliz The Telegraph gazetesi tarafından elde edilen belgeler ve ortaya çıkan yeni fotoğraflar, bilim dünyasında şok etkisi yaratırken; deha ile etik arasındaki o ince çizginin ne kadar kırılgan olabileceğini bir kez daha kanıtladı.
Bilimin Dev İsmi ve Skandalların Odağındaki Milyarder
Söz konusu fotoğraf, Epstein’in New York’taki görkemli malikanesinin büyük salonunda, muhtemelen 2010’lu yılların sonuna doğru çekilmiş. Karede, Watson’ın yanında üç kadınla birlikte oldukça rahat bir tavır sergilediği görülüyor. Dikkat çekici detay ise kadınlardan birinin elinde, Watson’ın 2013 yılında yayımlanan ‘Antioksidanlarını Ortadan Kaldırarak Tedavisi Mümkün Olmayan Kanserleri Durdurmak’ başlıklı bilimsel makalesini tutuyor olması. Bu durum, Epstein’in sadece sosyal bir ağ kurmakla kalmadığını, aynı zamanda bilimsel otoriteleri kendi etki alanına çekerek bir tür entelektüel meşruiyet arayışında olduğunu gösteriyor.
Haberin derinliklerinde yer alan 2017 tarihli bir e-posta, ikili arasındaki ilişkinin sadece bir tesadüften ibaret olmadığını belgeliyor. Epstein’in asistanı tarafından gönderilen ‘Dr. Watson size bir makale yolladı. Sizin için yemek masasına bıraktım’ notu, ikili arasında düzenli bir bilgi ve fikir alışverişi olduğunu kanıtlar nitelikte. Uzmanlar, Epstein’ın toplumdan dışlanmış veya tartışmalı figürleri yanına çekerek kendisine bir ‘dokunulmazlık kalkanı’ oluşturmaya çalıştığını belirtiyor.
Epstein’in ‘Seçkinler Ağı’ ve Bilim Dünyasının Sınavı
Watson’ın Epstein ile yollarının kesişmesinin ardındaki temel sebep, aslında 2007 yılına dayanıyor. O dönemde Afrikalılar hakkında ‘bizim kadar zeki değiller’ şeklinde ırkçı ve bilim dışı açıklamalar yapan Watson, bilim dünyası tarafından dışlanmış ve yalnızlığa itilmişti. Epstein’in bu süreçte Watson’ı sahiplendiği, hatta ünlü dil bilimci Noam Chomsky ile yaptığı görüşmelerde, Watson’ın ‘rahatsız edici gerçekleri’ dile getirdiği için haksız yere dışlandığını savunduğu ortaya çıktı. Bu durum, Epstein’ın sadece bir fuhuş ağı lideri değil, aynı zamanda manipülatif bir algı yönetmeni olduğunun en somut göstergesi.
Toplumsal açıdan bakıldığında, bilimin böylesine karanlık isimlerle anılması, akademik dünyanın prestijine ağır bir darbe vuruyor. James Watson’ın herhangi bir yasa dışı eylemde bulunduğuna dair doğrudan bir kanıt olmasa da, etik değerlere bağlı kalması beklenen bir bilim insanının, hakkında ağır suçlamalar bulunan bir figürle bu kadar yakınlaşması, ‘bilimin ahlaki sorumluluğu’ tartışmasını yeniden alevlendiriyor. Epstein’ın müşteri listesinde yer alan Prens Andrew’dan Bill Clinton’a kadar uzanan dev isimler halkasına bir Nobel ödüllü bilim insanının eklenmesi, gücün ve servetin en karanlık noktalarda nasıl birleşebildiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.






