Türkiye ekonomisinin can damarı olan tarım sektöründe, alarm zilleri her zamankinden daha gür çalıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından paylaşılan son veriler, tarımsal üretim maliyetlerindeki artışın beklenen sınırları çoktan aştığını ve kontrol edilmesi güç bir ivme kazandığını gözler önüne serdi. Ocak ayında kaydedilen yüzde 8,46’lık rekor artışla birlikte yıllık bazda yüzde 36 seviyelerinden yüzde 43,58’e fırlayan Tarım-ÜFE verileri, yalnızca bir istatistik değil; soframıza gelecek ekmeğin, meyvenin ve sebzenin de maliyet haritasını yeniden çiziyor. 2026 yılı için hedeflenen düşüş trendinin aksine yön alan bu grafik, tarımsal sürdürülebilirliğin önündeki en büyük engel olarak duruyor.
Girdi Maliyetleri ve Su Krizi Arasında Sıkışan Üretici
Anadolu’nun tarım kalelerinden biri olan Aksaray’da üreticilerin feryadı, aslında tüm Türkiye’nin ortak öyküsünü yansıtıyor. Uzun süredir resmi verilerle saha arasındaki makasın daralmasından memnuniyet duyan ancak artan maliyetlerin altında ezilen çiftçiler, özellikle enerji giderlerinin karşılanamaz noktaya geldiğini vurguluyor. Tarımsal üretimin olmazsa olmazı olan motorin ve elektrik fiyatlarındaki dalgalanma, tarladaki emeği doğrudan gölgeliyor. Uzmanlar, bu maliyet artışlarının sadece enerji ile sınırlı kalmayacağını, gübreden tohuma kadar her kalemde bahar aylarında daha sert hissedileceğini öngörüyor. Özellikle yeraltı sularının çekilmesiyle birlikte, suyu yüzeye çıkarmak için harcanan yakıt miktarının artması, maliyet sarmalını tetikleyen en büyük unsurlardan biri haline gelmiş durumda. Sulama imkanlarının kısıtlı olduğu kıraç alanlarda üretim yapmak artık bir kazanç kapısı değil, bir borç yükü halini alıyor.
Köyden Kente Göç: Tarımsal Geleceğimiz Tehdit Altında mı?
Ekonomik tablonun en karanlık tarafı ise toplumsal etkilerde kendini gösteriyor. Aksaraylı üreticilerin aktardığı acı gerçek, köylerin giderek insansızlaşması ve tarımsal hafızanın silinmesi tehlikesidir. Bugünün çiftçisi, kış boyunca akaryakıt istasyonlarına borçlanarak sürdürdüğü üretim döngüsünü, hasat döneminde elde ettiği gelirle kapatamaz noktaya gelmiştir. Bu durum, kırsalda yaşayan genç nüfusun toprağa küsmesine ve kent merkezlerindeki fabrikalarda asgari ücretli işçi olma arayışına girmesine neden oluyor. Çocukların babalarının mesleğine olan inancını kaybetmesi, sadece bir sektörün değil, bir ülkenin gıda güvenliğinin temelinden sarsılması demektir. Eğer üretim maliyetleri ve taban fiyatları arasındaki bu dengesizlik giderilmezse, boş kalan tarlalar ve terk edilen köyler, gelecekte çok daha ağır bir gıda enflasyonu olarak karşımıza çıkacaktır. Tarım politikalarının, sadece rakamlar üzerinden değil, toprağın tozunu yutan insanın refahı gözetilerek yeniden kurgulanması artık bir tercih değil, milli bir zorunluluktur.






