Bölge Kayanıyor: Savaşın Gölgesindeki Topraklar
Ortadoğu’nun kırılgan dengesi bir kez daha paramparça olurken, toprağın ve gökyüzünün acı bir feryatla yankılandığına tanık oluyoruz. İran ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki yükselen gerilim, yalnızca siyasi haritaları değil, aynı zamanda bölgenin kadim kültürünü ve doğal yaşam alanlarını da tehdit ediyor. İran’ın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’deki Amerikan üslerini hedef almasıyla başlayan süreç, İsrail’in Lübnan’a yönelik misilleme harekatıyla daha da derinleşti. Lübnan Hizbullahı’nın, İran lideri Hamaney’in öldürülmesine karşılık İsrail’e roket atmasının ardından gelen bu harekat, yangının Lübnan topraklarına da sıçramasına yol açtı. Bu zincirleme reaksiyon, masum insanların yaşamlarını, hayvanların sığınaklarını ve zaten kuraklıkla boğuşan ekosistemleri felaketin eşiğine getiriyor. Her bir saldırı, sadece anlık bir yıkım değil, aynı zamanda gelecek nesillerin yaşayacağı bir miras bırakıyor: tahrip olmuş topraklar, kirlenmiş sular ve travmatize olmuş ruhlar.
Avrupa’nın Kararsız Dansı: Üsler, Fırkateynler ve Nükleer Başlıklar
Bölgede tansiyon tavan yaparken, gözler doğal olarak ABD’nin Avrupalı müttefiklerine çevrildi. İngiltere, Almanya ve Fransa’nın bu karmaşık denklemdeki duruşları, küresel barışın geleceği açısından kritik öneme sahip. Başlangıçta uluslararası hukuku gerekçe göstererek ABD’nin üslerini kullanmasına izin vermeyen İngiltere, çatışmaların Körfez’e yayılmasıyla tutumunu değiştirdi. Başbakan Starmer, ‘belirli ve sınırlı savunma amaçlı’ kullanım için ABD’ye kapılarını açtığını duyurdu. Almanya, savaş niyetinde olmadığını belirtse de, ABD ve İsrail’in arkasında durduğunu net bir şekilde ifade etti. Eski İsrail Hükümeti Sözcüsü Eylon Levy’nin, Almanya’nın savaşa katılmayı düşündüğüne dair iddiaları, Alman Dışişleri Bakanı tarafından hızla yalanlansa da, Şansölye Merz’in Washington ziyareti ve İran karşıtı açıklamaları kafalarda soru işaretleri bıraktı. Fransa ise cesur bir hamleyle Charles de Gaulle uçak gemisini Doğu Akdeniz’e gönderdi ve nükleer cephanesini artırma emri verdi. Yunanistan’ın Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne askeri destek göndermesi de, bölgedeki gerilimi daha da yükseltti. Tüm bu hareketlenmeler, Avrupa’nın derin bir ikilemde olduğunu ve kendi güvenlik kaygıları ile küresel sorumlulukları arasında gidip geldiğini gösteriyor. Bu askeri yığılma, çevresel ayak izimizi de katlayarak artırıyor, havamızı ve denizlerimizi daha fazla tehdit altına sokuyor.
Kıta’nın İkilemi: Vicdan ile Çıkar Arasında
Emekli Büyükelçi Uluç Özülker’in de çarpıcı bir şekilde ifade ettiği gibi, bu kriz anında Avrupa Birliği diye bir kurumun varlığı hissedilemiyor. AB üyesi ülkeler, kolektif bir duruş sergilemek yerine kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih ediyor. Özülker, İngiltere’nin ABD’nin emirlerine girmiş bir ülke gibi davrandığını, NATO’nun da benzer bir belirsizlik içinde olduğunu vurguluyor. Almanya’nın duruşunu, İkinci Dünya Savaşı’nın mirası ve vicdan yüküyle ilişkilendiren Özülker, Almanya’nın Gazze’de olduğu gibi şimdi de İran konusunda ‘Nereye gidiyorsunuz?’ demek yerine, durumu anlayışla karşılayan açıklamalar yaptığını belirtiyor. Fransa’nın nükleer kapasitesini artırma kararı ise, caydırıcılık adı altında yeni bir silahlanma yarışını tetikleme potansiyeli taşıyor. Avrupa ülkelerinin bu tavrı, siyasi liderlerin bireysel ‘kaprisleri’ ve kısa vadeli menfaat odaklı yaklaşımlarının bir yansıması olarak görülüyor. Oysa bu gezegenin, bu havanın, bu suyun hepimize ait olduğu gerçeği, bize ortak bir gelecek inşa etme sorumluluğu yüklüyor.
Sessizliğin Bedeli: Geleceğimiz Tehdit Altında
Avrupa’nın bu kriz karşısındaki ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ politikası, yalnızca Ortadoğu’daki yangını körüklemekle kalmıyor, aynı zamanda tüm dünyanın huzurunu tehdit ediyor. Halkın sokaklarda barış çağrıları yapmasına rağmen, hükümetlerin net bir siyasi duruş sergilemekten kaçınması, küresel vicdanın ağır bir yük altında olduğunu gösteriyor. Özülker’in de altını çizdiği gibi, iktidarların ‘yetti artık’ diyerek işe el koyma şansı kalmamış durumda. Herkes kendi dar menfaatleri etrafında odaklanmış vaziyetteyken, ABD’yi karşılarına almaktan çekiniyorlar. Çin ve Rusya başta olmak üzere Avrasya ülkelerinin İran’a destek verirken, Batı’nın bu kararsızlığını ‘gülerek seyretmesi’ durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Bu acımasız tablo karşısında, ABD’nin İsrail’e en ufak bir müdahalede bulunmaması, dünya genelinde büyük bir bedelin ödenmesine neden oluyor. Doğayı, insanı ve geleceği merkeze alan bir politikaya dönüş yapmadığımız sürece, bu döngüsel yıkım sarmalından çıkış yolu bulmak imkansız görünüyor. Barış ve gezegenimiz için sorumluluk almak, artık ertelenemez bir görevdir.






